Yanmaz kumaş nasıl yanmıyor?

Filmlerde insanları en çok etkileyen sahnelerden biri alevler içinde yanmakta olan bir binanın içinden üstü başı yanarak çıkan insanlardır. Yönetmenin “stop” komutuyla beraber hemen hepsi dublör olan bu insanlar, olağandışı bir şey olmamış gibi giysilerini üzerilerinden çıkartarak normal yaşamlarına devam ederler. Buradaki sihir giysilerin kumaşlarındaki liflerin yapılarında gizlidir.

Bir kumaşın yanması için, her şeyde olduğu gibi, öncelikle iki şeyin, yani yanıcı ve yakıcı maddenin bir arada bulunması gerekir. En önemli yakıcı madde havada yüzde 21 gibi bir oranla bol miktarda bulunan oksijendir. Her tarafımız havayla dolayısıyla da oksijenle dolu olduğu için çevremiz her an yanmaya hazır durumdadır. Bu duruma yapılabilecek bir şey olmadığına göre, yanmayı önlemede yakıcı maddeyi bir kenara bırakıp yanıcı maddeler üzerinde yoğunlaşmak gerekir.

yagin

Konumuzdaki yanıcı madde olan kumaşı insanlar binlerce yıldır üretiyor. Aslında kumaş kelimesinin çok geniş bir anlamı vardır. Ağırlığı, rengi, deseni, yapılış tekniği ve kullanılan hammadde çok farklı olsa da her cins dokunmuş eşya kumaş kapsamına girer. Genel olarak kumaş, boylamasına uzatılmış çözgü ipliklerinin arasından enlemesine geçirilen atkı ipliklerinden meydana gelir.

Son zamanlarda üretilen suni kumaşlar iplik-iplik dokunarak değil, iplikler bir plastik maddeyle birbirlerine yapıştırılarak üretiliyor. Plastik madde katı hale gelince bir çeşit keçe oluşuyor. Farklı elyaf cinsleri kullanılarak farklı özellikler elde edilebiliyor.

İster suni, ister doğal olsun bir kumaşın yanmaz olabilmesi için liflerinin yanmaya dayanıklı olması gerekir. Doğal lif maddelerinden pamuk aynen kâğıt gibidir, ateşi görür görmez tutuşur. Yün ateşe biraz daha dayanıklıdır ama sonuç yine aynıdır. Suni malzemelerden polyester ise ateşi görür görmez bir mum gibi yanarak erir.

yangin_koruma

Günümüzde piyasada yanmaz kumaş diye pazarlanan malzemelerin hemen hemen tümünde yanmazlığı sağlayan, insanların genellikle yapay olarak üretilmiş bir şey olarak bildikleri ama aslında tabiatta kayaçların arasında lifler halinde bulunan bir mineral olan asbesttir. Asbest ya da piyasa adıyla “amyant” diğer minerallerin aksine sert değildir, ipek gibi yumuşak, parlak, uzun liflerden oluşan ipliksi bir maddedir. Bu haliyle yün ve pamuk ipliği gibi eğrilebilir, kumaş gibi dokunabilir ya da dövülerek keçe haline getirilebilir.

Asbestin başta inşaat sektörü olmak üzere sanayide çok aranan bir malzeme olmasını sağlayan en önemli özelliği 2500 derece sıcaklığa dayanabilmesi, yanmaması ve erimemesidir. Binlerce yıl önceki kültürler bile asbestin bu özelliklerini keşfetmiş ve farklı amaçlarla kullanmışlardır.

Asbestin kullanımı üç bin yıl evveline kadar gider. Eski tapınaklardaki meşalelerin fitilleri, pamuk fitiller gibi kısa sürede yanıp tükenmedikleri için asbestten yapılırdı. Eski Mısırlılar ve Persler asbesti ölülerini mumyalamada kullandılar. Yunan medeniyeti uzaklardan getirilen kölelerin üzerlerindeki giysiler sayesinde asbestle tanıştı. Asbestin insan sağlığına, özellikle akciğerlere olan zararların farkına ilk varanlar da eski Yunanlılardır.

Tarihte Roma İmparatoru Charlemagne’nin şüphe duyduğu misafirlerinin gözünü korkutmak için asbest masa örtüsünü ateşin içine attığı, sonra oradan elleriyle alarak sihirli gücünü ispatlamaya çalıştığı, Marco Polo’nun da asbestten örülmüş elbisesini yolculuğu boyunca insanları etkilemekte kullandığı rivayet edilir.

Asbestle ilgili bir başka ilginç konu ise ortaçağda asbestten haç üretilmesiydi. Asbestin bazı türleri, yaşlanmış ağaçlardan elde edilen tahtalara çok benzer. O zamanların bazı uyanık tüccarları asbestten yapılmış haçları, Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği gerçek haçtan kopararak getirdiklerini iddia etmiş, bunları ateşe atıp yanmadıklarını göstererek kutsal olduklarına insanları inandırmış ve bu yolla zengin olmuşlardı.

Asırlar önce eski Yunanlıların fark ettiği asbestin zararları konusu ya unutulduğundan ya da önemsenmediğinden yirminci yüzyılın ikinci yarısına kadar akıllardan çıktı. Asbestle ilgili kayda geçen ilk ölüm vakası 1906’da oldu. O günden sonra asbestin işlenirken mikroskobik kristal parçalara bölünerek uzun zaman havada asılı kaldığı, bunların solunması sonucu “fibrosis” denilen ve sonunda akciğer kanserine kadar giden bir hastalığa yol açtığı anlaşıldı. Ne yazık ki asbestin zararlarından etkilenme ile hastalığın ortaya çıkması arasında kırk yıla varan oldukça uzun bir süre geçtiğinden, yıllarca birçok insan ölüm nedeni anlaşılmadan toprağa verildi.

1970’lerde asbestin insan sağlığına olan zararları toplum önünde daha sıkça tartışılmaya, bu maddenin kullanımının tümüyle yasaklanması için girişimlerde bulunulmaya başlandı. Ne var ki, günümüzde asbest konusundaki tehlikenin fazla abartıldığı ve günlük yaşamda her an karşılaşılan tehlikelerden daha ciddi olmadığı kabul ediliyor. Zaten asbestin tüm özelliklerini taşıyan zararsız yapay bir benzerinin yapımı da halen gerçekleştirilebilmiş değil.