ÜNLÜ SERİ KATİLLER

Behram

Öldürme rekoru bir Hintlinin elinde. Adı Behram. Soyadı bilinmiyor. 1790-1840 arasında Uttar Pradeş bölgesinde Hindistan›da bir mezhep olan Thuggee inanışına göre yapılan törenlerde tam 931 kişiyi beyaz ve sarı renkli bir kumaş parçasıyla boğarak öldürmüştür.

Behram, 931 rakamıyla dünyada erişilmesi güç bir seri cinayet rekorunu elinde tutmaktadır.

Boston Strangler-Boston Kasabı-Boğucu

1931 -1973 yılları arasında yaşadı.

İşe cinsel tacizle başladı. Manken ajansına model arıyormuş gibi kapı kapı dolaşıp kadınların beden ölçüsünü alır ve bu sırada kadılara cinsel tacizde bulunurdu. Bu yüzden kısa bir hapis dönemi geçirmiş ve çıktığında tecavüze yönelmiştir.1960’ların başında New England’da yüzlerce kadına saldırdı. Bu sırada yeşil işçi kıyafetleriyle dolaştığı için kendisine ‘Yeşil Adam’ deniyordu.

1962’de lakabı artık ‘Boston Canisi’ idi. 18 ayda 13 kadını vahşice öldürmüştü. Vahşiliği daha çocukluk yıllarında ortaya çıkmaya başlamıştı. Bir köpek yavrusunu bir kediyle aynı sandığa kapatır ve kedinin, köpeğin gözlerini çıkarmasından zevk alırdı.

Ordudayken evlendi. En vahşi cinayetleri işlediği sırada bile normal bir koca ve baba gibi görünmeyi başarabiliyordu. Şeytani bir libidosu vardı. Günde en az 6 kez seks yapmak istiyordu.

İlk cinayetlerinde tamirci olarak gittiği evlerde tatlı diliyle kandırdığı orta yaşlı kadınları hedef aldı. Onlara tecavüz edip boğduktan sonra, vücutlarını kesiyor, cinsel organlarına şişe ve benzeri maddeler sokuyor ve boğmakta kullandığı naylon kadın çoraplarıyla çenelerinin altına bir çeşit fiyonk yapıyordu. Bu bir çeşit imzaydı.

1962’den sonra genç kadınlara yöneldi ve daha da vahşi bir hal aldı. Bir kadını yirmi kez bıçaklıyor, diğerini ise yatağın başucuna dayıyor, boynuna pembe bir fiyonk, cinsel organına süpürge sopası sokuyor ve sol ayağının dibine bir yeni yıl kartı bırakıyordu.

Yakalanma öyküsü ise ilginç. Yine bir kadını evde sıkıştırıp ellerini ayaklarını bağlamış ve ses çıkarırsa onu öldüreceğini söyleyerek tehdit etmişti. Fakat bir süre sonra onu çözüp özür diledi ve oradan kaçtı. Kadının polise ihbarda bulunmasıyla yakalandı.

Maharetli avukatı F.Lee Bailey, onu cinayet suçlamalarından kurtarmayı başarsa da tecavüzlerden ömür boyu hapis cezası aldı. Kasım 1973’te bir mahkûm tarafından bıçaklanarak öldürüldü.

Hakkında Kitap

The Boston Stranger, 1967, Gerold Frank

Carl Panzaram

“Keşke tüm insanlığın tek bir boynu olsaydı ve o da benim elimde olsaydı.»

“Bütün bunların hiçbiri için en ufak bir pişmanlık ve üzüntü duymuyorum.”

“Biraz düşünmek için bir kenara oturmuştum. Orada otururken 11 ya da 12 yaşında bir çocuk geldi. Bir şeyler arıyordu. Buldu da. Onu birkaç yüz metre uzaklıkta bir taş ocağına götürdüm. Onu orada bıraktım, ama önce tecavüz ettim, sonra da öldürdüm. Onu bıraktığım sırada beyni kulaklarından çıkıyordu ve asla bundan daha ölü olamazdı.”

Bu sözler, Panzaram’a ait.

1920’lerin sonlarındaki son hapis cezası sırasında, işlediği 21 cinayeti, sayısız ağır suçu ve binden fazla fiili livatayi itiraf etmiştir.

İlk cezasını sarhoşluk ve asayişi bozması sebebiyle 8 yaşındayken aldı. 11 yaşındayken bir dizi hırsızlık nedeniyle ıslahevine kondu. Burada geçirdiği süre içinde binalardan birini yakarak, yüz bin dolarlık bir hasara sebep oldu. 1904 yılında 13 yaşındayken suç islemek hakkında geniş bilgi birikimine sahip olarak buradan çıktı.

Annesinin gözetimi altında kalması şartıyla salıverilmişti. Ancak o, bu duruma uzun süre katlanamadı ve evden kaçtı. Bir trenin vagonunda dört iri yarı serserinin toplu tecavüzüne uğradı. Bu olay ona yeni bir şey öğretmişti: Güç ve kudret her şeyi doğru kılar.

16 yaşındayken orduya katildi. Ancak, askeri disiplin ona göre değildi. Askeri mahkemeye verildi ve 3 yıla mahkûm oldu.

Serbest bırakılmasından sonra dünya turuna çıktı. Avrupa, Afrika, Güney Amerika’yı dolaştıktan sonra tekrar ABD’ye döndü. Ardında bir sürü ceset bırakmıştı.

1920’de Panzaram, en kötü şöhretli suçunu isledi. Çok karlı bir hırsızlıktan sonra bir yat satın aldı ve bedava kaçak içki vaadiyle 10 gemiciyi kandırdı. Gemiciler kör kütük sarhoş olunca Panzaram hepsine tecavüz etti ve başlarına birer kurşun sıkarak cesetlerini denize attı.

Bu olaydan sonra bir ticaret gemisinde tayfa olarak Batı Afrika’ya gitti. Timsah avlamak için 8 yerli hamal kiraladı. Afrikalıları öldürüp tecavüz ettikten sonra onları timsahlara yedirdi.

1928 yılında Amerika’ya döndü, Washington civarında yaptığı bir dizi hırsızlık olayı nedeniyle tutuklandı ve 20 yıl hapse mahkûm oldu. Hapishaneye girdiğinde, “Beni burada ilk rahatsız eden adamı öldürürüm.”demişti. Bir yıl sonra da dediğini, çamaşırhanenin ustabaşının kafasını parçalayarak yaptı. Bu suçtan dolayı ölüm cezasına çarptırıldı. 5 Eylül 1930 tarihinde asılarak idam edildi.

Panzaram ölüme bile dilinde küfürle gitmiştir. Cellât ilmiği hazırlarken “Çabuk ol hortumcu piçi, sen aptalca ortalıkta dolaşırken, ben şimdiye kadar bir düzine adamı asmıştım.” demiştir.

Hakkında Kitap

Killer, 1970, Thomas Gaddis-Jamer O. Long

Hakkında Film

Katilin Günlüğü

Charles Manson ve ailesi

“Bana tepeden bakarsanız, bir aptal görürsünüz. Bana aşağıdan bakarsanız, tanrınızı görürsünüz. Bana tam karşımdan bakarsanız, kendinizi görürsünüz”

(Charles Manson)

Manson, en vahşi cinayetlerini 60’ların sonunda işlemiştir. Aslında, cinayetleri kendisi işlememiştir bile. Hiçbir cinayet silahını kullanmışlığı yoktur. Köle gibi kendisini takip eden ve onun en kanlı emirlerini yerine getirmeye hazır olan müritleri vardır. Esasında Manson bazı büyülü sözler söyleyen zeki bir dolandırıcıdan daha fazlası olmamasına rağmen, kendisini şeytani bir mesih, habis bir mürşit yapmıştı; o, barış, aşk ve çiçeklerin gücü vaazlarıyla başlayıp Rosemary’nin Bebeği, Şeytan ve “Sympathy for the Devil” gibi satanist fantezilerle sona eren bir dönemin en karanlık güdülerinin vücut bulmuş haliydi.

Ahlaksız bir annenin gayri meşru oğluydu. Söylendiğine göre, annesi bir defasında onu bir sürahi bira ile değiş tokuş etmeye çalışmıştı. Manson’in terk edilmeler, dayak ve istismarla dolu karabasan gibi bir çocukluğu olmuştu. Gençliği de sonu gelmez bir suç, tutuklanma, hapis ve kaçış döngüsüydü. 18 yaşındayken koğuş arkadaşlarından birine bıçak tehdidiyle livata uyguladığından, federal ıslahevinde kendine bir yer edindi. 1954’te şartlı tahliye edilmesinden sonraki 13 yılı sahte çek vermekten kadın satıcılığına kadar muhtelif suçlardan değişik hapishanelere girip çıkarak geçirdi. 1967’de serbest bırakıldığında – tüm itirazlarına rağmen – 33 yaşındaki Manson, hayatının büyük bir bölümünü demir parmaklıklar arkasında geçirmişti.

Los Angeles’in dışındaki tozlu bir çiftlikte müritleriyle beraber yasayan Manson, kısmen – diğer tüm etkilerin yanı sıra – bu güne dek kaydedilmiş en ılımlı ve mizahi rock’n’roll albümlerinden biri olan Beatles’in White Album ünden esinlenerek çok tuhaf bir kıyamet teorisi geliştirmiştir. Özellikle “Helter Skelter” adlı şarkıyı (bir lunaparkta çocukların bir alete binişlerini anlatan bir şarkıdır) siyahların ayaklanıp tüm beyazları öldürecekleri, yalnızca Manson ve onun az sayıdaki seçilmiş müridinin sağ kalacagi (çünkü Manson ve taraftarları dünyanın hakimi olacaklardır) bir ırk savaşının habercisi olarak yorumlamıştır. Manson, savaşı kışkırtmak için bazı önde gelen beyazları suçun siyah devrimcilere yıkılabileceği bir şekilde öldürmeleri için müritlerini sapıkça bir göreve gönderdi. 9 Ağustos 1969’da Manson’in “ailesinden” 5 kişi, yönetmen Roman Polanski’nin evine girip hamile karısı aktris Sharon Tate ile birlikte 4 kişiyi daha vahşice öldürdüler. Ertesi gece, Manson, ‘müritlerine’ bizzat öncülük etti ve LaBianca soyadlı bir çifti aynı şekilde öldürdüler.

Cinayetler, Los Angeles bölgesinde panik yarattı ve tüm ulusu şok dalgaları sardı. Manson, en sonunda, olaylarla hiç ilgisi olmayan bir suçtan ötürü hapse düşen kadın taraftarlarından birisinin hücre arkadaşına işledikleri cinayetleri öğünerek anlatması sonucu tutuklandı. Kendisi ve 4 taraftarı gaz odasına mahkûm edildiler, fakat California Yüksek Mahkemesi idam cezasını kaldırınca, cezaları ömür boyu hapse çevrildi.

Bu kadar ünlü olmasının nedeni kurbanlarının kimlikleridir. Ayrıca, diğer seri katillerden farklı olarak bir inanış yaratması da bir nedendir. Charles Manson, kurduğu tarikatı Robert Heinlein›in yazdığı Yaban Diyardaki Yabancı romanındaki yapılanmaya dayandırır. Hatta müritlerinden birinin oğlunun adi Valentine Michael Smith›tir.

Hakkında Kitap

Helter Skelter,1975, Vincent Bugliosi

Hakkında Film

The Manson Family

Charles Starkweather-Caril Fugate (Bonnie and Clyde)

Kız arkadaşı Caril Fugate ile birlikte 50’lerin sonunda bir düzine insani öldürmüştür. O yıllarda bu romantik ikilinin hikayeleri olay olmuştur. ‹Katil Doğanlar›a ilham vermiştir.

Charles Starkweather, 1959’da elektrikli sandalye ile idam edilmiştir. Caril Fugate ise 1976’daki af sonucu tahliye olmuştur.

Hakkında kitap

Born Bad -Jack Sargent adli bir polis tarafından yazılmıştır.

Hakkında film

Badlands, Wild At Heart, Natural Born Killers

David Berkowitz

Dehşet, 29 Temmuz 1976’da Bronx’ta iki genç kadın, bir arabanın içinde vurulmuş olarak bulununca başladı. Arabaların içindeki genç çiftler ve genelde sevgililer hedef olarak seçilmekteydi. Bir seferinde evlerinin önünde merdivenlerde oturan iki genç kadını öldürdü. Bir defasında da okuldan eve gitmekte olan genç bir kadını vurdu. Bu saldırılar sona erdiğinde New Yorklu 6 genç ölmüş, 7 genç ise ağır yaralanmisti.

New York’un eğlence aleminin en hareketli yıllarıydı. İnsanlar, apartman topuklu ayakkabılar, bol elbiseler giyiyor, tavanda dönen aynalı küre altında Be Gees müziğiyle dans ediyor ve bu muhteşem şehrin gecelerinin tadını çıkarıyorlardı. 1976-1977 yıllarında elinde bir 44’lüğü olan biri sokaklarda dolaşıp insanları öldürmeye başlayınca herkesin tadı kaçtı. Ve ona ’44 Kalibrelik Katil’ adını taktılar.

13 ay boyunca New York’u dehşete düşüren dengesiz katil, Temmuz 1976 – Mart 1977 arasında faaliyet göstermiştir. Ufak tefek, paranoyak ve şizofrendir. Mahkeme, akli dengesinin yerinde olduğuna karar verip 365 yıl hapse mahkum etmiştir.

Yine çifte cinayetin işlendiği bir mekanda polis, uzun ve saçmalıklarla dolu bir not buldu. “Ben Sam’in oğluyum. Küçük bir veledim.” O andan itibaren bu acayip lakabıyla anılmaya başlandı.

13 ay boyunca şehir korkunun pençesinde kıvranırken polis herhangi bir şey bulamadı. Olayın çözülmesi 35 dolarlık bir park cezası sayesinde gerçekleşti. Bir çift vurulduğu zaman bir tanık olay yerinden bir aracın uzaklaştığını görmüştü. Önemli olan ise bu araca park cezası kesilmiş olmasıydı. Bilgisayar kayıtlarından Yonkers’ta yaşayan tombul suratlı bir postane görevlisi olan David Berkowitz olduğu tespit edildi.

Adamı yakaladıklarında arabasının bagajında bir cephanelik buldular. Sam’in Oğlu bir katliam planlıyordu. Long Island’da bir diskoya intihar saldırısı yapacaktı.

Tutuklandıktan sonra Berkowitz, Sam’in Oğlu’nu söyle açıklıyordu: Sam aslında Sam Carr isminde biriydi ve ona göre Büyük Şeytan’dı. Öldürme emirlerini Labrador cinsi köpeğiyle gönderiyordu.

En az öyküsü kadar anormal olan Berkowitz, mahkemece akli yeterliliğe sahip bulundu ve 300 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Hapishanede dine yöneldi. Halen hapishaneden televizyon vaizliği yapıyor, İncil hakkında vaazlar veriyor. 2002 yılında şartlı tahliye başvurusu mahkemece reddedildi.

Hakkinda Kitap

Confession of Son of Sam, 1985, David Abrahamsen

Hakkinda Film

Summer Of Sam

Hamilton Fish, Hannibal Lector, Albert Fish

1870 Washington doğumlu seri katildir. Beş yaşındayken babası öldüğünde onu bir yetimhaneye yerleştirdiler. Burada geçirdiği çok sıkıntılı iki yıl onun psikolojisini bozdu. Yedi yaşına geldiğinde annesine teslim ettiler. Ancak, korkunç baş ağrıları çekiyordu. Liseyi bitirdikten sonra ülkede yolculuk yapmaya ve ufak tefek işlerde çalışmaya başladı. Bu durum ona suç işlemek için mükemmel bir fırsat sunuyordu.

1910 yılında işkenceler eşliğinde ilk cinayetini işledi. Kendisine kurban olarak kolay hedef olan çocukları seçmişti. 1920 yılına kadar yolculuklarına devam etti ve izini kaybettirdi. Yolculuk yapmaya devam ederken arkasında birçok kurban bırakmıştı. Kurbanlarına acı çektirirken aynı zamanda kendisine de işkenceler yapıyordu. Kasıklarına toplu iğneler batırıyordu. 1910’da başlayıp yakalanıncaya kadar cinayet işlemeye devam etti. 1932-1934 arasında kurbanlarına ve kendisine işkenceler ve yamyamlık yaparak işlediği dört cinayet ona Brooklyn Vampiri unvanını getirdi. Onun cinayet sayısı kesin bilinmemekle beraber en az 15 olmasından şüphe duyuldu.

Albert Fish’e “Amerika’nın Öcüsü” adı verilmiştir ve bunun da iyi bir nedeni vardır. Sevimli bir ihtiyar görünümü altına gizlenmiş bu korkunç yamyam, tüm ebeveynlerin karabasanıydı. Çocukları, onların hoşuna gidecek vaatlerle kandırarak ortadan kaldırıyordu.

Halkın ilgisinin Fish’e dönmesine neden olan suç, 1928’de Grace Budd adında 12 yaşındaki bir kız çocuğunun kaçırılıp öldürülmesiydi. Ebeveynleri ile arkadaşlık kurmasının ardından Fish, şeytanca bir yalan uydurdu. Yeğeninin doğum günü partisi olduğunu söyledi ve Grace’in gitmek isteyip istemediğini sordu. Bir büyükbaba gibi görünen bu ihtiyar adamın bir canavar olduğunu bilmelerine imkan olmayan Bay ve Bayan Budd daveti kabul etti.

En güzel kıyafetlerini giyen güven dolu küçük kız, Fish ile birlikte yola koyuldu. Fish, onu New York City’nin kuzey banliyölerinden birinde, yakınlarında hiçbir bina olmayan terk edilmiş bir eve götürdü. Burada onu boğdu ve cesedi parçaladı. Daha sonra parçaları kaldığı pansiyondan hiç çıkmadan 9 gün boyunca pişirip yedi ve devamlı mastürbasyon yaptı.

Sonraki 6 yıl boyunca Fish serbest dolaştı, ancak Grace Budd olayını kendi kişisel haçlı seferine dönüştüren William King ismindeki bir New Yorklu bir dedektif onu inatla arıyordu. Fish, 1934’te Bayan Budd’a bir mektup göndermeye kendini mecbur hisseti. Sonuçta King, Fish’i mektup kağıdındaki antetten bulup yakalayabildi.

New Yorklu ünlü psikiyatr Dr. Fraderic Wertham, ihtiyar adamın bilinen her türlü cinsel sapkınlığa sahip olmasının yanında, bugüne değin kimsenin duymadığı anormallikler de taşıdığını belirtmiştir (acayip zevklerinin arasında idrar yoluna gül sapı sokmak da vardı). Hapishanede çekilen leğen bölgesi röntgeninde, mesanesinin etrafındaki alana sokulmuş 29 iğne bulunmuştu.

1935’teki duruşmasında jüri onun deli olduğuna karar vermiş olmasına rağmen yine de elektrikli sandalyede idam edilmesi gerektiğine inandı. İdam kararının açıklanmasından sonra bu anormal ihtiyarın «Elektrikli sandalyede ölmek ne de büyük bir zevk olacak! Bu tadacağım en büyük zevk olacak, şimdiye kadar tatmadığım tek zevk» dediği bildirilmiştir.

16 Ocak 1936’da 65 yaşındaki Fish, elektrikli sandalyeye gitti. Sing Sing de idam edilen en yaşlı insandı.

Hakkında Kitap

Black House, Stephen King

Deranged, 1990, Harold Schechter

Hakkında Film

Kuzuların Sessizliği

Hitchhiker Serial Killer (Otostopçu Seri Katil)

Tam adı Aileen Carol Wuornos olan ve ABD’nin en ünlü kadın seri katillerinden biri olarak görülen eşcinsel, hayat kadını. 1989-1990 yıllarında cinsel ilişkiye girdiği bazı kişileri öldürdüğü ve cesetlerini ormanda sakladığı ortaya çıkmıştır. 7 kişiyi öldürdüğü iddia edilse de iki kişinin cesedi bulunamamış ve Wuornos 5 kişiyi öldürmekten yargılanmıştır.

Çoğu kişiye göre Amerika’nın ilk kadın seri katili, bazılarına göre ise yalnızca şiddet gördüğü için vahşileşen bir kurbandır. Kişilik gelişiminde «nurture» çıkmazının etkisi söz konusu olduğunda, bariz bir biçimde yetiştirilme şartlarının olağan dışılığını ispatlayacak bir hayatı olmuştur Aileen Wuornos›un.

Anne babası doğmadan önce boşanır. Babası daha sonra çocuk tacizinden suçlu bulunur ve hapishanede kendini asar. Aileen henüz altı aylıkken annesi bir not bırakıp çeker gider. Büyükannesi ve büyükbabası bakımını üstlenir. Ancak, on üç yaşındayken tecavüze uğrar, gayri meşru bir çocuk dünyaya getirdiği için o evden de kovulur. Hayatta kalmak için hurda bir arabada barınır, para için fahişeliğe başlar, uyuşturucuya alışır, çoğu zaman da ortalıkta sarhoş olarak gezer.

Yine de yirmi yaşındayken yetmiş yaşında bir adamla evlenmeyi başarır ama kocasını bastonla dövdüğü için evliliği sadece bir ay sürer.

Nihayet 1986 yılında hayatının aşkı Tyria Moore adında bir lezbiyenle karşılaşır. Dört sene beraber yaşarlar. Ancak Wuornos›a en son darbeyi de sevgilisi vurur ve yakalandıktan sonra aleyhine tanıklık eder.

Aralık 1989 ve Kasım 1990 arasında toplam 5 kişiyi öldürmekten suçlu bulunur ve ölüme mahkum edilir. Rivayete göre, kararı duyunca «Ben masumum. Umarım size de tecavüz ederler bok çuvalları» diye bağırmıştır.

Önceleri, öldürdüğü insanların kendisine saldırdığını öne süren Wuornos, idamdan hemen önce ise «Yaptığım her şeyin altında korkunç bir öfke yatıyor. İdam edilmem gerek, çünkü eğer hapisten çıkacak olursam yine cinayet işlerim.” diyerek suçunu itiraf etmiştir. Wuornos, 9 Ekim 2002 Çarşamba günü idam edilmiştir.

2003 tarihli Monster filmi dışında 1993 yılında New York Film Festivali’nde bir bölümü gösterilen Aileen Wuornos: The Selling of a Serial Killer isimli bir belgesele de konu olmuştur. Gilles De Rais, yani Mavi Sakal’ın kadın versiyonu sayılan bir Kara Dul olmadığı, yani belli bir motif ve amaç doğrultusunda kurbanlarını ortadan kaldırmadığı için çoğu profil uzmanına göre bir seri katil sayılmasa da kesinlikle gelmiş geçmiş en soğukkanlı katildir.

Hakkında film

Monster, Charlize Theron ve Christina Ricci

Aileen: The Life and Death of a Serial Killer

Aileen Wuornos: The Selling of a Serial Killer

Karındeşen Jack

Seri katil deyince, akla gelen ilk isim, hiç şüphesiz Karındeşen Jack’tir. Karındeşen Jack’in hikayesi epey ilginç.

Dehşet, 31 Ağustos 1888’de sabahın erken saatlerinde başladı. Kabaca sabah 4 sularında Londra’nın East End bölgesindeki, ıssız ve loş bir sokakta yürüyen hamal George Cross, muşambaya sarılı bir şeye çarptı. Yakından bakınca, bu yığının parçalanmış bir kadın vücudu olduğunu anladı. Kadının daha sonra 42 yaşındaki Mary Ann Nicholls adında bir hayat kadını olduğu ortaya çıktı. Gırtlağı kesilip karnı açılmıştı ve cinsel organında bıçak yaraları vardı.

O zaman kimse farkına varmasa da, Mary Anne Nicholls’ün bu korkunç ölümü, suç tarihinde tüyler ürpertici bir dönüm noktası teşkil edecekti. Bu cinayet, etkisi yalnızca Londra’ya sonra da tüm dünyaya şok dalgaları şeklinde yayılacak bir cinayetler zincirinin ilk halkası değildi. Aynı zamanda çok daha önemli bir şeye işaret etmekteydi: seri seks cinayetlerinin modern döneminin başladığına.

Nicholls cinayetinden bir hafta sonra, ilk cinayet mahallinden 800 metre uzaklıkta, pansiyon olarak kullanılan bir binanın arkasında, kötü beslenme ve veremden muzdarip 47 yaşında bir hayat kadını olan Annie Chapman’in parçalanmış cesedi bulundu. Katilin gerçek kimliği asla bilinemeyecekti. Ancak, birkaç hafta sonra Metropoliten Polisi kışkırtıcı bir mektup aldı. Mektup, suçlu olduğunu söyleyen şahıs tarafından yazılmış ve takma isimle imzalanmıştı. Bu isim, halk tarafından benimsendi. Bu andan itibaren çılgın Whitechapel Kasabı, bu korkunç isimle aranacaktı: Karındeşen Jack.

Polisin Karındeşen’in mektubunu almasından iki gün sonra katil, Elizabeth Stride adında İsveçli bir hayat kadınının boğazını kesti. Kurban üzerinde diğer korkunç şeyleri yapamadan, yaklaşan bir arabanın sesiyle işini yarım bırakmak zorunda kaldı. Oradan hızla kaçan Karındeşen, Cathrine Eddowes adında, kaldırımda sarhoş bulunduğu için karakola götürülerek ayılana kadar orada tutulan ve henüz salıverilmiş olan 43 yaşındaki bir hayat kadınına rastladı. Onu ıssız bir meydana götürdü ve orada vahşice öldürdü.

Karındeşen tarafından gerçekleştirilen son suç, aynı zamanda en korkuncuydu. 9 Kasım gecesi, 3 aylık hamile olan 25 yaşındaki İrlandalı bir hayat kadınıyla onun odasına gitti. Gecenin ortalarına doğru onu yatakta öldürdü, birkaç saat boyunca keyifle cesedi parçaladı ve kurbanının derisini yüzdü.

Bu olaydan sonra, Whitechapel cinayetleri birden bire durdu. Karındeşen sonsuza kadar ortadan yok oldu. O günden beri konu üzerine kafa yoranlar bir kasaptan İngiliz tacının veliahdına kadar bir dolu şüpheli öne sürmüşlerdir. Bu iddiaların çoğu eğlenceli okuma malzemeleri teşkil eder, ancak Karındeşen’in gerçek kimliği tam olarak belirlenemedi.

Hakkında film

Pandora’s Box- 1928, G.W. Pabst

The Lodger -1944, Marie Belloc Lowndes

Room to Let -1950, Hammer Film Company

Man in the Attic- 1954

Jack the Ripper -1960

A Study in Terror- 1965

Hands of the Ripper -1971

Murder by Decree- 1979

Time After Time- 1979, Nicholas Mayer

Jack the Ripper -1988, Michael Caine

From Hell- 2001, Albert Hughes, Allen Hughes

Rustov Kasabı-Vahşi Kızıl

Oğlanlar ve savunmasız genç kızları hedef olarak seçmişti. Çoğu zaman onları evlerine bırakmak, karınlarını doyurmak ve yardım etmek bahanesiyle otobüs duraklarından, yollardan alıp, ıssız yerlere götürürdü. Burada onlara insanın hayal gücünü zorlayan işkenceler yapıyordu. 1984’te dört haftalık bir dönemde 6 genç insanı doğramıştır.

Yöneticiler, seri cinayetleri çürümüş bir Batı fenomeni olarak ilan edip propaganda malzemesi yaptığı sırada suç tarihinin en büyük psikopatlarından biri, liman şehri Rostov’da bulunmaktaydı. Sınıfsız bir toplumda suç var olamaz doktrinini çürütmemek için yetkililerce 1978-1990 yılları arasında 12 yıl boyunca bu canavarca işler yok sayıldı ve toplumdan gizlendi. Bu durumda zavallı vatandaşlar yıllarca bu canavar seri katille yan yana yaşadıklarını bilemediler. Halk arasında birçok söylenti ve şehir efsaneleri oluştu. Bu arada güvenlik güçleri birçok şüpheliyi yakaladı ve eski bir tecavüz suçlusu olan şüphelilerden biri, Chikatilo’nun işlediği cinayetten suçlu bulunup idam edildi.

Kurbanlar çoğunluklar fahişeler ve çocuklardı. Cinayetler daha çok tren istasyonları ve otobüs durakları yakınında bulunan ormanlık arazilerde işlendiği için tüm istasyonlara yüksek rütbeli resmi ve sivil görevliler yerleştirildi ve tüm şüpheli durumlar rapor edilmeye başlandı. Çünkü bir emperyalist Batı hastalığı olarak görülen ve komünist düzende hiçbir zaman rastlanmayacak bir suç türü olan seri cinayetlere hiç de hazırlıklı değillerdi. Başka da yapacak bir şeyleri yoktu.

Aslında polis, Chikatilo’yu 23 insanı öldürdükten sonra 1984 yılında yakalamıştı. Cinayetlerin artması üzerine polis, fahişelere yaklaşan şüpheli şahısları takip ederken birçok fahişeye yaklaşmaya çalışan ve bir tanesinin halka açık yerde göğsünü okşayan biri olarak Chikatilo’yu gözaltına aldı.Bu yepyeni suç türüne yabancı olan polis onu incelediğinde sıradan bir insan olduğunu, Komünist Partisi üyesi olduğunu ve düzenli bir yaşantısı olduğunu görünce serbest bıraktı. Tabi ki bırakılmasının tek sebebi bu değildi. O dönemde kokuşmuş polis teşkilatında suç delilleri doğru düzgün incelenmemişti. Delil olarak bulunan kan ve meni örnekleri birbirine karıştırılmıştı. Teknoloji yetersizdi ve beceriksizdiler. Cani serbest kalmıştı ve yakalanana kadar cinayetlerine devam edecekti.

Çaresizlik içinde kıvranan devlet görevlileri beğenmedikleri Amerikan sisteminin seri cinayetlerde kullandığı bir yöntem olan profilleme yöntemini kullanmaya karar verdiler. Bununla ilgili Psikiyatr Dr. Alexander Bukanovski görevlendirildi. Bukanovski bir profil çizdi ve yakalandığında Chikatilo’ya birebir uyduğu görüldü.

20 Kasım 1990 tarihinde bir polis, ormanlık alandan çıkan bir şüpheliyi durdurdu. Şahsın yüzünde kan zerresi vardı ve ayakkabılarını yıkamıştı. Kimlik kontrolünde şüphelinin Andrei Chikatilo olduğu anlaşıldı. Yapılan incelemede 54 yaşında, Komünist Parti üyesi, 2 çocuk sahibi ve eğitimli bir kişi olduğu anlaşılınca yıllar önce olduğu gibi bir kez daha yaşam tarzı ve konumundan dolayı serbest bırakıldı. Ancak, ertesi gün o bölgede bir kız çocuğunun cesedi bulundu. Bu bölgeyle ilgili bir gün önceki raporlar incelendiğinde artık çanlar Chikatilo için çalıyordu. 21 Kasım 1990 günü yakalandı ve tutuklandı.

10 gün boyunca konuşmadı. Gözaltı süresi dolmak üzereyken polislerden farklı bir yöntem izleyen Psikiyatr Dr.Alexander Bukanovski’ye her şeyi itiraf etti. Polis 36 cinayetten şüphelenirken 17 cinayet de üzerine eklendi. 53 cinayeti nasıl işlediğini en ince ayrıntısına kadar anlatmak ve maketler üzerinde göstermek Chikatilo’ya ayrıca bir zevk veriyordu.

Dava 6 ay sürdü. 14 Ekim 1992 tarihinde sonuçlanan mahkemede idama mahkum edildi ve 11 Ekim 1994’te Rostov hapishanesinin bir hücresinde sağ kulağının arkasına tek kurşunla idam edildi.

Hakkında kitap

Hunting The Devil, 1993, Richart Lourie

Hakkında film

Citizen X, Chris Gerolmo