İlk Dinozor Kanıtları Nasıl Bulundu?

İlk Kemik

1787’de New Jersey’de, adamın biri (görünüşe bakılırsa şimdi tamamen unutulmuş biri) Woodbury Creek denilen yerdeki akarsu kıyısında yüzeye vurmuş kocaman bir uyluk kemiği buldu. Kemiğin halen hayatta olan hiçbir yaratık türüne ait olmadığı besbelliydi, en azından New Jersey’de böylesine hiç rastlanmamıştı. Hakkında bilinenler hâlâ çok yetersiz olmakla birlikte, bugün onun büyük, ördek-gagalı bir dinozor olan Hadrosaur’a ait olduğu düşünülüyor. Ama o zamanlar kimsenin dinozorlardan haberi yoktu.

Kemik, ülkenin ileri gelen anatomi bilgini Dr. Caspar Wistar’a gönderildi ve Wistar o sonbahar Philadelphia’daki Amerikan Felsefe Demeği’nin bir toplantısında bu kemiği tanımladı. Ne yazık ki Wistar kemiğin önemini anlamayamamıştı. Onun aslında bir aldatmaca olduğu manasına çekilebilecek birkaç ihtiyatlı ve heyecansız yorumla yetindi. Kemik o kadar az ilgi çekti ki, bir depoya atılıp kaderine terk edildi ve sonunda kayıplara karıştı. Böylece yeryüzünde bulunan ilk dinozor kemiği, kaybedilen ilk dinozor kemiği unvanını da kazanmış oldu.

Fransız Bilimcinin Dinozorlar Üzerine Etkisi

Kemiğin fazla ilgi çekmemesi oldukça şaşırtıcıdır, çünkü Amerika’nın iri ve çok eski hayvan kalıntıları konusunda büyük heyecan tufanına kapıldığı bir dönemde ortaya çıkmıştır. Bu heyecan tufanının sebebi, büyük Fransız doğabilimci Buffon Kontu’nun garip bir iddiasıydı: Yenidünya’daki canlı varlıkların Eskidünya’dakilere kıyasla hemen her açıdan aşağı düzeyde oldukları. Buffon ’un o zamanlar çok itibar gören kapsamlı yapıtı Historie Naturelle’de (Doğa Tarihi) yazdıklarına bakılırsa, Amerika suyun durgun, toprağın verimsiz, hayvanların küçük ve kuvvetsiz olduğu bir toprak parçasıydı. Hayvanların gelişimi, bu toprakların bataklıklarından ve güneşsiz ormanlarından yükselen sağlığa zararlı buharlar yüzünden geri kalmıştı.

Amerikalıların Heybetli  Hayvan Hırsı

Doğal olarak, bu tip iftiralar Amerika’da öfkeyle karşılandı. Thomas Jefferson Notes on the State of Virginia (Virginia Eyaleti Üzerine Notlar) adlı yapıtında, son derece sert (ve bağlamdan bağımsız olarak ele alındığında oldukça şaşırtıcı) bir tekzibe yer verdi. Sonra da New Hampshire’lı arkadaşı General John Sullivan’ı kuzey ormanlarına yirmi asker göndermeye razı etti. Askerler Amerikan dörtayaklılarının endam ve haşmetinin kanıtı olarak Buffon’a sunulacak bir erkek sığın bulmakla görevlendirilecekti. Adamların bu amaca uygun bir hayvan yakalamaları iki hafta aldı. Sığın vurulduğu zaman, Jefferson’ın şart koştuğu muhteşem boynuzlardan maalesef yoksun olduğu görüldü. Ama Sullivan düşünceli davranıp erkek bir geyiğin çatal boynuzlarını da Jefferson’a götürmüş ve sığına bu boynuzların takılmasını önermişti. Fransızlar nereden anlayacaklardı sanki?

sigin

Bu arada Wistar’ın kenti olan Philadelphia’da, doğabilimciler file benzer devasa bir yaratığın kemiklerini bir araya getirmeye başlamışlardı. Pek doğru olmayan bir teşhisle, mamut olduğuna karar kılınmıştı. Bu kemiklerden ilki Kentucky’de, Big Bone Lick denilen bir yerde keşfedilmiş, ama çok geçmeden her tarafta başkaları da bulunmaya başlanmıştı. Görünüşe bakılırsa Amerika bir zamanlar gerçekten de heybetli bir yaratığa yuva olmuştu: Buffon’un Fransız martavalı iddialarını kesinkes çürütecek bir yaratığa.

Meçhul Amerikalı’nın cüssesini ve vahşiliğini gözler önüne sermeyi kafalarına koyan Amerikalı doğabilimciler, bu tutkuyu sanki biraz abarttılar. Yaratığa gerçeğinden dört – beş kat büyük bir cüsse ve korkunç pençeler atfettiler, halbuki pençeler yakınlarda bulunan dev kara tembelhayvanı Megalonyx’e aitti. Ne ilginçtir ki, hayvanın “kaplan çevikliğine ve yırtıcılığına” sahip olduğuna kendilerini de inandırdılar ve illüstrasyonlarda onu kayaların üstünden kedimsi bir zarafetle avının üstüne atlarken resmettiler. Keşfedilen fildişleri, birbirinden yaratıcı konumlarla hayvanın kafasına monte ediliyordu. Montajcılardan biri fildişlerini hayvanın kafasına yırtıcı bir kedinin kesici dişleri gibi, tepetaklak vidalamış, bu da ona gayet saldırgan bir hava vermişti. Bir diğeri, yaratığın suda yaşadığı ve uyurken kendini ağaçlara demirlemek için dişlerini kullandığı iddiasını haklı çıkarmak amacıyla, fildişlerini geriye doğru kıvrılacak biçimde yerleştirmişti. Bununla birlikte, meçhul Amerikalı hakkındaki en yerinde anlayış, neslinin tükenmiş olduğuydu. Buffon, hayvanın hiç tartışmasız dejenerasyona uğradığının kanıtı olarak gördüğü bu gerçeğin üstüne atlayacaktı.

Megalonyx

Uyanık Avrupalı

Buffon 1788’de öldü, ama ihtilaf aldı yürüdü. 1795’te, seçilmiş birtakım kemikler Paris’e gönderildi ve orada paleontolojinin yükselen yıldızı, genç ve aristokrat Georges Cuvier tarafından incelemeye alındı. Cuvier eklemlerinden ayrılmış kemik yığınlarını alıp biçimli formlara sokma konusundaki dehasıyla çoktandır göz dolduruyordu. Bir hayvanın görünümünü ve doğasını tek bir diş ya da çene kırpıntısından anlayıp tanımlayabileceği, hatta çoğunlukla türünü ve cinsini de belirleyebileceği söylenirdi. Bu hantal canavarın resmi bir tanımını yazmanın Amerika’ da kimsenin aklına gelmemiş olduğunu anlayınca, bu işi kendisi üstlendi ve böylece onun resmi kâşifi oldu. (Biraz sürpriz bir tanımlamayla) ona “meme-dişli” manasına gelen mastodon adını verdi.

İhtilaftan esinlenen Cuvier, 1796’da çığır açan bir bildiri kaleme aldı. Note on the Species ofLiving and Fossil Elephants (Canlı ve Fosil Fil Türleri Üzerine) başlıklı yapıtında, nesil tükenişlerine ilişkin resmi bir kuramı ilk kez öne sürdü. Yerküre’de zaman zaman küresel afetler yaşandığına ve bu afetler yüzünden yaratıkların topluca yok olduğuna inanıyordu. Kendisinin de dahil olduğu dindar çevreler, bu fikrin uyandırdığı çağrışımlardan rahatsızdı. Çünkü Cuvier’in kuramı Esirgeyen Ulu Tanrı ’yı izahı mümkün olmayan bir umursamazlıkla itham ediyordu. Madem ki sonradan köklerini kurutacaktı, Tanrı canlı türlerini ne diye yaratmıştı? Bu mefhum, dünyanın özene bezene yaratıldığı, içindeki her canlı varlığa bir yer ve bir amaç tahsis edildiği, bunun hep böyle olduğu ve hep böyle olacağı anlayışına dayanan Büyük Varlık Zinciri inancına aykırı düşüyordu. Herhangi bir türün toptan yok olmasına (ya da hatta evrimleşmesine) Tanrı’nın seyirci kalabileceği düşüncesini, Jefferson kendi adına kabul edilemez buluyordu. Dolayısıyla Mississippi’nin ötesindeki toprakların araştırılması için Amerika’nın iç kesimlerine bir heyet göndermekte bilimsel ve politik açıdan fayda olabileceği görüşü kendisine aktarıldığı zaman, Jefferson gözü pek serüvencilerin uçsuz bucaksız kırlarda otlayan sağlıklı mastodon sürüleri ve diğer heybetli yaratıklar bulacağı umuduyla, öneriyi gözü kapalı kabul etti. Jefferson’ın özel kâtibi ve çok güvendiği dostu Meriwether Lewis bu seferin lideri ve baş doğabilimcisi seçildi. Ölü ya da diri hayvanlar ararken nelere dikkat edilmesi gerektiği hususunda kendisine yardımcı olması için Lewis’ın danışmanlığına atanan kişiyse, Caspar Wistar’dan başkası değildi.

On dokuzuncu yüzyılın ilk yıllarına gelindiğinde fosiller kaçınılmaz bir önem kazanmış ve bu durum, Wistar’ın eline geçen dinozor kemiğinin önemini anlayamayışını daha da büyük bir talihsizliğe dönüştürmüştü. Derken, dünyanın dört bir yanında aniden kemikler bulunmaya başlandı. Dinozorların keşfine sahip çıkma fırsatı Amerikalıların eline birkaç kez daha geçti, ama hepsi de heba edildi. 1806’da Lewis ile Clark liderliğindeki keşif seferinin yolu Montana’daki Hell Creek’ten geçti. Burası, fosil avcılarının sonradan dinozor kemikleri toplamak için akın edecekleri bir bölgeydi. Lewis ile Clark, kayaya gömülü bir dinozor kemiği olduğu her halinden belli olan bir fosil bulup incelediler, ama bu incelemeden herhangi bir anlam çıkarmayı başaramadılar. Plinus Moody adında bir çiftçi çocuğunun Massachusetts’in South Hadley bölgesindeki kayaç katmanında çok eski izler gördüğünü, bildirmesinden sonra, New England’daki Connecticut Irmağı vadisinde başka kemikler ve fosilleşmiş ayak izleri bulundu. Bunlardan bazıları en azından kaybolmadı: mesela şimdi Yale’deki Peabody Müzesi’nin koleksiyonuna ait olan Anchisaurus kemikleri. 1818’de bulunan bu kemikler, incelenen ve saklanan ilk dinozor kemikleriydi, ama ne yazık ki ne oldukları 1855’e kadar anlaşılamadı. Aynı sene, yani 1818’de, Caspar Wistar öldü, ama Thomas Nuttall adında bir botanikçi son derece güzel bir bitki olan morsalkıma onun adını verince, Wistar yine de beklenmedik bir ölümsüzlüğe kavuşmuş oldu. Açıklık yanlısı bazı botanikçiler, bu bitkiyi wistaria olarak yazmakta hâlâ inat ederler.

ilk_dinozor

Ne var ki bu vakte gelindiğinde, paleontolojik faaliyet Ingiltere’ye sıçramıştı. 1812’de Dorset kıyısındaki Lyme Regis’te, Mary Anning adında, hangi kaynağa başvurduğunuza bağlı olarak, on bir, on iki ya da on üç yaşında olağanüstü bir çocuk, yaklaşık beş metre uzunluğunda, garip bir fosilleşmiş deniz canavarı buldu. Günümüzde Ichthyosaurus olarak bilinen bu fosil, Manş Denizi boyunca uzanan dik ve tehlikeli uçurumlara gömülü haldeydi.

Fevkalade bir kariyerin başlangıcı olacaktı bu. Anning sonraki otuz beş senesini fosil toplayarak geçirecek ve topladığı fosilleri gelene geçene satacaktı. (Yaygın bir inanışa göre, ünlü “She sells seashells on the seashore” tekerlemesinin kaynağı Anning’dir.) Ilk Plesiosaurus’u da o bulacaktı: Bir diğer deniz canavarı olan Plesiosaurus, ilk “kanatlı kertenkele”lerin en başarılılarından biriydi. Bunlardan hiçbiri teknik açıdan dinozor olmasa da, o zamanlar bugünkü kadar aşikar bir husus değildi bu, çünkü bir dinozorun ne olduğunu kimse bilmiyordu. Dünyanın bir zamanlar, bugün yaşayan hiçbir canlıya uzaktan yakından benzemeyen yaratıklar barındırdığı anlaşılmıştı. Bu kadarı o zaman için yeterliydi.