Geyik boynuzu nerede kullanılır

       Geyik kuzey kuşağı halklarında kutsal hayvandır. Geyik teması Sibirya ve Altaylarda masklarda, işlemelerde yaygın olduğu gibi kut­sal şaman elbisesinin de motifidir. Geyik kurbanı hayvan-ata ve ebe­di yaşam simgesi olarak geyik kültünün gücünü gösterir. Geyik söz­cüğü Eski Türkçede yabanıllık anlamını içermektedir (Anadolu’da özellikle Yörükler dağ keçisine de geyik derler) ve eskiden geyik kar­şılığı olarak “bugu” sözcüğünün bulunması tarih içinde sözcükte ya­şanan anlam daralmasına işaret ediyor olmalıdır. İngilizce “deer” sözcüğünün de aynı yabanıllık anlamını içermesi geyikle doğal yaşa­mın özdeşleştirilmesinin evrenselliğine bir başka örnektir. Çin, Hint geleneklerinden Hititlerin geyikli güneş kurslarına kadar zaman ve mekanı aşan geyik kültürü Alevi Bektaşi geleneklerinde de saflığın sim­gesidir. Divan edebiyatında “ahfı” haşin dilberiere denir; “ahfı-yı ha­rem” Mekke, Medine’de belirli hudutlar içinde avlanması yasak olan ahfı demektir. 15. yüzyıldan itibaren yazıya geçirilmiş olan Geyik Destanı, acımasız, kafir avcıların eline düşen geyikle Hz. Muham­med arasında gelişen ilişkiyi hikaye eder. Destan değişik ulu kahra­manların rol aldığı masal biçiminde Anadolu’da çok yerde değinildi­ği gibi, değişkeleri Karaçay edebiyatından Almanya’ya kadar geniş bir saha içinde mevcuttur. Ziya Gökalp’in Alageyik destanı da bu sahaya girmektedir.

       Osmanlı kuruluş efsanelerinde yer tutan Geyikli Baba’nın, müridle­ri ve elbette geyikleriyle Bursa’nın fethine (1326) katıldığı öyküsü, ba­şına geyik boynuzu takan dervişleri akla getirmektedir. Orta Asya’ya elçilik göreviyle giden İspanyol Clavijo (1404), Erzurum çevresindeki bir köyde Kalenderi olması gereken aşık denilen zahitlerin yaşadığını, gelen ziyaretçilere şifa dağıttıklarını, aşıkların saç ve sakallarını tıraş edip, çıplak dolaşıp, davul çaldıklarını anlatır; işte bu aşıklar evlerinin kapılarına astıkları siyah bayraklara geyik, koç ve teke boynuzları tak­tıkları gibi sokaklarda gezerken de bu boynuzları taşırlar. Barak Baba ve Kalenderiler hakkındaki 13 . yüzyıl sonlarına kadar uzanan tasvir­ler, boynuzlu başlıkları doğrulamaktadır. Esasen geyik boynuzu, Orta Asya şaman kıyafetinin de önemli bir ögesidir (bkz. Jean-Paul Roux, Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar, s. 237)

       Charles Texier ( 1 802- 1871 ) beş yüzyıl sonra İnönü’de başlarında boynuz taşıyan kadınlar görür (Küçük Asya, Ali Said çevirisi, 1340):

       “(… ) Sabahleyin harman savurmağa mahsus çatal agadarla müsellah bir takım boynuzlu mahlukatı görünce şaşırdım. Bunlar türkü söyleyerek tar­laya gidiyorlardı. Gözümün önündekilerin erkek yahut kadın olduklarından veya putperest bir taifenin hususi ayinlerinde bulundugumdan şüphe ediyor­dum! Fakat sonra papaz efendinin izahatiyle bu inönü sekenesinin, Hıristi­yan ve Rum kilisesine mensup olduklarını öğrendim. Bu gayet garip kıyafetin ve bu alemden hariç baş tezyinatının esasını hiç kimse bilemez, bunu cenup denizleri vahşilerinin tahayyülatı bile icad edemez.”.

       Texier’in verdiği bilgilere göre yalnız evli kadınların taşıdıkları ve zenginlerinki “daha süslü ve boynuzları ifrat derecesinde büyük”, fakirlerinki “pek ufak ve üzerleri boncuksuz” olan boynuzla da ilgili olarak, Texier “buranın papazları o kadar cahil idi ki her ne sordum­sa ‘Allah bilir’den başka bir cevap alamadım,” dese de, harman sa­vurmaya da gidildiğine bakarak, boynuzların bereket törenleriyle il­gili olması gerekir. Anadolu’da kapı üstlerine, oda duvarlarına geyik ve koçboynuzu asma geleneği yakın yıllara kadar yaşadığı gibi, Bal­kanlar’da ve Malta Adası’na kadar uzanan coğrafyada evlere boynuz asma geleneğinin sürekliliğine tanık oluyoruz.

       Çin kaynaklarından öğrenildiğine göre Türk boylarından sayılan Ye-Da’larda çok eşlilik geçerlidir ve kardeşlerin karısı ortaktır; hiç kardeşi olmayan adamın karısı başında bir boynuz taşır, boynuz miktarı, kardeş sayısına göre çoğaltılır. Ye-Da toplumunda kadınla­rın çok eşliliği anaerkilliğin geçerliliğini ve kadınlarının geyik-ata kül­türünün taşıyıcısı olarak “geyikleştikleri”ni göstermektedir. Moğolis­tan’a Budizmin yerleştiği dönemin ürünü olan Eski Tsaayin Biçik’te zinanın cezası Cengiz Han yasalarına göre çok hafif olduğu gibi, zina yapan kadının kocasına “boynuzlu” denildiğine de tanık oluyoruz. Böylece ataerkilliğe geçişin gerçekleşmesiyle “geyikleşme” erkekler için alçaltıcı bir anlam kazanmaya başlıyor.

       Avrupa’da aldatılmış koca simgesi olarak geyik boynuzlu erkek ortaçağdan itibaren simgeleşmiş ve gravürlere yansımıştır. Boynuzla­mak, boynuz takmak Batı dillerinde boynuz “horn-korn” sözcüğüyle genellikle ortak köktendir ve Vikingler gibi birçok kavim miğferleri­ne boynuz taktığı gibi, içme kabı, haberleşme borusu (korna) olarak kullanımı uzun süre devam etmiştir. Bu boynuzların, Büyük İskender ve sözcük anlamı iki boynuzlu olan Zülkarneyn efsaneler zincirinde­ki gibi dünya egemenliğini, g üç ve iktidarı gösterdiği ve anlamının ter­sine döndüğü anlaşılıyor. Çekecekler de eskiden boynuzdan yapıldığı için Eski Yunanca “keras”, Yeni Yunanca “kerato” boynuz sözcüğün­den kerata olarak adlandırılırlardı. Kerata sözcüğü hakaret olarak anlam aşınmasına uğramış olmakla birlikte aslında boynuzlu anlamına gelirdi.

       Şeyhülislam Ebussuud Efendi (1490-1573) “Bir cami-i şerife imam olan Zeyd’in kapısına, na-makul nesneler sürülüp ve boynuzlar ve şebek asılmak ile azli lazım olur mu?” sorusuna “Olur, rey-i hakimle” diye cevap verirken, söz konusu “na-makul” nesnelerin katran olabileceğini tahmin ediyoruz; Anadolu’da kapıya katran sürmek, o hane kadınlarının ahlaksızlığına işaret eder ve ev halkı böylelikle ta­şınmaya mecbur edilerek mahallenin namusu kurtarılırdı. Kapıya asılacak şebeğin nereden bulunduğu muamma olarak kalırken, boy­nuzun bir yandan kapılara kutsallık simgesi olarak asılması adeti de­vam ederken, bir yandan da zinanın simgesi olması anlam kargaşa­sına işaret ediyor. Şebek sözcüğünün, Sevan Nişanyan’ın belirttiği üzere, ne zamandır maymun türü anlamına geldiği bilinmemekle bir­likte, Arapça ağ anlamında olması ve “şebeke” ile akraba olması da en azından şimdilik sorunu çözmüyor.

Noel Baba Gerçekten Yaşadı Mı?

       Kutsal geyiğin dişi olduğu bulgusu ile “geyik muhabbeti” yapan­ların erkek (geyik) oluşları, dönüşüm konusunda ipuçları veren, derin bir araştırma konusudur. Geyik muhabbeti deyimi Türkçede “geveze­lik, yararsız, uzun uzun konuşma” (Hulki Ak tunç, Büyük Argo Söz­lüğü) demektir. Osmanlı okumuş sınıfı, birbirlerinin şiirlerini küçüm­semek için yukarıda sözü edilen Geyik Destanı’na benzetirlerdi. Geli­bolulu Mustafa Ali de örneğin 1650’lerde Molla Siyahi’den “mücel­let bezeliiyatı Geyik Destanı’ndan çok ün almış, bir yoldan azmış ki­şi idi” diye söz eder. 1840’larda İngilizcede “stag party” (erkek geyik partisi) deyimi bekar erkekler arasındaki eğlenceyi anlatırken, 1910’larda zamanın buluşu çıplak fotoğraf çevresinde toplanan er­kekleri anlatmaya başlamıştır. Deyim, “geyik yapmak” biçiminde bu­gün de gençlik arasında yaşıyor.