Denizkızı hikâyeleri nereden çıkmıştır?

Mitolojik hikâyelerde, Avrupa folklor ve edebiyatında denizkızı, deniz, göl ya da ırmaklarda yaşayan, başından kamına kadar kadın görüntüsünde olan, belinden aşağısında ise balık kuyruğu bulunan, genelde yeşil veya sarı saçlı, perilere benzeyen, kayalıklarda şarkı söyleyen, doğaüstü, düşsel bir yaratıktır.

Gerçekte ise denizkızlan hem tarih içinde, hem de değişik ülkelerde şekilden ziyade yaradılış olarak epey farklılıklar gösterirler. Bazılarında uysal, söz dinler, elinde ayna ve tarak ile uzun san saçlarım tarayan, masum güzel olarak tanımlanırken, birçoğunda da fırtınalar koparan, denizcileri baştan çıkartıp boğulmalarına sebep olan, gemilerini batıran, felaket yaratıcısı bir karakter olarak anlatılırlar.

Evrim teorisinin ortaya çıkmasından çok önceleri bile filozoflar yaşamın denizden kaynaklandığına inanıyordu. Yaratan ise yaradılışın en önemli gücü, bereketin simgesi olan tanrıça formundaydı. Yaradılışın, bereketin, sevginin, denizin ve dişi tanrıça fikrinin kesiştiği nokta ise Afrodit ve Venüs olarak Yunan mitolojisinde çok belirgin olarak yer alıyordu.

Afrodit, “okyanus dalgalarının köpüklerinden doğmuş” anlamındadır. Venüs’ün de Boticelli’nin meşhur “Venüs’ün Doğuşu” tablosunda görüldüğü gibi, yarı açık bir istiridyeden çıkmış olduğu kabul edilir. Afrodit deyince akla güzellik ve aşk gelir ama o aynı zamanda ölümden sonraki yaşamda, günahların cezalandırıcısı olarak aşırı gururlu, kıskanç ve zalim bir tiptir. Ayna ve tarak Venüs’ün de sembolüdür. Denizde fırtınalar yaratmak, denizcileri öldürmek deniz tanrılarının sık sık başvurdukları bir yoldur. Bazen aşk ve sevgi dolu, bazen gaddar ve öldürücü olmak mitolojideki tanrıçalar ile denizkızlarının ortak özellikleridir.

Eski Yunan mitolojisinde doğaüstü güçleri olan Sirenler ve Nereos Kızları’mn yanı sıra Poseidon ve Titanlar gibi tanrısal veya yarı tanrısal yaratıklar vardır. Sirenler denizkızlarıyla bir tutulmuş hatta bazı dillerde denizkızlan için de aynı sözcük kullanılmıştı . Sirenler de denizcilere şarkı söyleyip onları büyülüyor, işlerinden alıkoyuyor, güverteden denize yuvarlanmalarına sebep oluyor, hatta gemilerini batırıyordu. Denizkızlarına benzeyen diğer mitolojik deniz yaratıkları ise başka formlara bürünebilen Nemfler diye anılan su perileriydi.

Bilinen en eski denizkızı hikâyesi Suriye’de milattan önce bin yıllarında yaşamış Asur Kraliçesi Semiramis’in annesi Atargatis’e ait olanıdır. Atargatis ölümsüz bir kraliçedir ama ölümlü bir çobana aşık olur. Bir hikâyeye göre çoban ölür, başka bir hikâyeye göre ise Semiramis onları birlikte yakalar. Neticede Atargatis ölmek için bir göle atlar ama su onun mükemmel vücudunu bozmak istemez, ona balık kuyruğu ve suda nefes alabilme yeteneği verir. Bu nedenle Ortadoğu toplumlanın çoğunda göllerde yüzen balıklar kutsal sayılır. Semiramis’in de güvercin olup uçtuğuna inanıldığından güvercin beslemek uğursuzluk sayılır ve eti yenmez.

Büyük İskender’in kız kardeşi Thessalonike’nin öldükten sonra denizkızına dönüşüp Ege’den gelip geçen denizcileri sorguya çekmesinden, sevgilisi tarafından terk edildiği için kendini Ren Nehri’ne atıp, orada taşlaşıp, Lorelei Kayası’nı oluşturan genç kızla ilgili Alman efsanesine veya devasa boyutlarda, elli metre boyunda, uğursuz ve felaket habercisi, erkekleri daha vahşi ve çirkin olan denizkızlarımn anlatıldığı İngiliz hikâyelerinden bin bir gece masallarına kadar çeşitli denizkızı efsaneleri sömürgeciliğin de etkisiyle dünyanın dört bir yanına yayılmıştır.

Hadi başkası söylese neyse ama Amerika kâşifi Christopher Colombus (Kristof Kolomb) ilk seferinin sonuna yakın, Haiti kıyılarında 4 Ocak 1493 tarihinde seyir defterine yazdığı “yüzleri insana benziyor ama resimlerde gösterildiği kadar güzel değiller” şeklindeki notları, ayrıca bu yaratıkları Batı Afrika, Guinea kıyılarına yaptığı seferlerde de gördüğünü belirtmesi, insanı gerçekten denizkızlarımn varlığına inanmaya zorluyor.

Daha da güvenilir kayıtlarda, İngiliz denizci Henry Hudson, 15 Haziran 1608 tarihli günlüğünde, Kuzey Rusya sahillerindeyken mürettebatından iki denizcinin anlattıklarına dayanarak, denizkızını “göbeğinden üst tarafı, sırtı, kalçası ve göğüsleri bir kadın gibi, vücudu normal bir insan büyüklüğünde, uzun siyah saçları sırtına dökülüyor, suya girdiğinde uskumrunun sırtını andıran çizgili vücudunun ucunda, yunus balığına benzeyen kuyruğu görülüyor” şeklinde tarif ediyor.

İnsanlar eskiden karada olduğu gibi suda da kendilerine benzer yaratıkların yaşadığını düşünürlerdi. Suda yaşayan “fok” ya da “deniz inekleri” gibi balıktan çok insana benzeyen deniz hayvanlarının da denizkızı efsanelerine kaynaklık etmiş olması mümkündür. Deniz inekleri gibi büyük vücutlu memelilerin dik konumda, tek yüzgeçleri ile yavrularını sanki insanın bebeğini kucağında tutar gibi tutmaları denizcileri yanıltmış, okyanus yüzeyine yakın yüzerlerken kafalarına dolanan yosunlar, uzun yeşil veya san saç görüntüsü vermiş olabilir. Ancak yine de ne kadar uzun süre denizde kalmış olurlarsa olsunlar, denizcilerin güverteden denize bakıp, bu kalın ve hantal vücutları kadın gibi algılayıp, cazibelerine kapılmaları ve peşlerinden denize atlamaları anlaşılır gibi değil.

Günümüzde denizkızlan, romanlarıyla, hikâyeleriyle, çizgi filmleriyle, oyuncaklarıyla hatta ciddi ciddi çekilmiş sinema filmleriyle hâlâ toplum içinde yaşayıp canlılıklarını koruyor. Denizkızı imajını yaratan en önemli etken, Hans Christian Andersen’in “Küçük Denizkızı” adlı öyküsüdür. Pek çok dile tercüme edilmiş olan bu çocuk hikâyesi, Kopenhag limanındaki dünyaca meşhur bronz denizkızı heykeli ile ölümsüzleşmiş, tüm dünyada denizkızını tanımlayan en önemli simge haline gelmiştir.